Tiyatro ve Demokrasi

  • By arasta
  • 31 Aralık 2020
  • 0
  • 89 Views

Tiyatro ve demokrasi kavramları yan yana gelebilir mi?

Hasan Erkek

22 Aralık 2019

Tiyatro ve demokrasi kavramları yan yana gelebilir mi? Tiyatro yöneticileriyle çalışanların ilişkisi, iletişimi nasıl daha demokratik olabilir? Yazarla yönetmen, yönetmen-dramaturg, yönetmen-oyuncu, yönetmen-tasarımcı ilişkisi demokrasi kültürüyle daha yetkin yapımların ortaya konmasına nasıl yardımcı olabilir?

Peki sanatın biricikliği, tekliği, özgünlüğü sorunu ne olacak? Yönetmenin yorumu, imzası nasıl korunacak?

Ya seyirci, bu ilişkinin neresinde? Seyirciyle demokratik bir iletişim kurmak mümkün mü? Nasıl mümkün olabilir?

Peki demokrasi meselesi yalnız sanatçıların sorunu mu? Mikro düzeydeki demokratik tutum ve davranışlarımız büyük fotoğrafın ortaya çıkmasında etkili değil mi? Demokrasi yalnız meclisi, yönetenleri mi ilgilendiriyor?

Bu konuda yazdığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum. Biraz uzunca ama sonuna kadar okumanızı öneriyorum. Çünkü konu önemli, çok yönlü ve hayat uzun… Hayatımızın her aşamasında karşımıza çıkan bir konu… Yalnız sanatçılar ve sanat öğrencileri için değil herkes içindir. Paylaşırsak iyi olur.Hepinize iyi pazarlar diliyorum.

TİYATRO VE DEMOKRASİ

GİRİŞ

Birçok tiyatro kurumu (DT-Devlet Tiyatroları, İBŞT-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, EBŞT-Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, OYÇED-Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği, TEB-Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, PEN Yazarlar Derneği, TODER-Tiyatro Oyuncuları Derneği, UNİMA-Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunları Birliği, DİSEDER-Direklerarası Tiyatro Seyircileri Derneği ve birçok tiyatro) bir araya gelerek, ilk kez Türkiye çapında bir tema belirledi. Bu yıl (2011-2012 tiyatro sezonu) için belirlenen “tema” DEMOKRASİ. Ortak bildiride şöyle deniyor:

“Demokratikleşme çabası içindeki ülkemizde ve demokrasi mücadelesinin sürdürüldüğü bölgemizde, ilk temanın “DEMOKRASİ” olarak seçilmiş olması doğal olduğu kadar gereklidir de. Tarih boyunca antidemokratik tutuma, baskılara, bağnazlıklara karşı daima özgür ve demokratik hayatı savunagelen tiyatronun bu sürece kayıtsız kalamayacağı açıktır.

Demokrasi sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir yaşama biçimi, hayat karşısında takınılan bir tutumdur da. Avrupa Birliği ile müzakere süreci içindeki ülkemizde, insan hakları, eşitlik, özgürlük temelinde, demokrasi temasının derinlemesine ve yaygın bir biçimde sahnelerimizde tartışılması, hayatın her alanında bu sorgulamanın yapılmasına katkıda bulunulması yalnız arzumuz değil aynı zamanda sorumluluğumuzdur.”

Tiyatro ve demokrasi ilişkisi tartışılan, tartışılmasında büyük yarar olan bir ilişki. “Tiyatro demokrasi kültürünü geliştirir” diyenler var. Öte yandan, “tiyatroda demokrasi olmaz”, diyenlerin sayısı az değil. “Aralarında bir ilişki olmaz” diyenler de yok değil.

Tiyatro ve demokrasi arasında bir ilişki var mı? Varsa hangi bağlamda var? Olmalı mı? Olacaksa nasıl olacak? Yönetiminde mi olacak? Sahneye koyunculukta mı? Peki, ama sanatçının imzası ne olacak? Sanat eserinin biricikliği, özgünlüğü nasıl sağlanacak demokrasi ile birlikte? Sanatçıların daha demokrat oldukları söylenebilir mi? Neden öyle olsunlar? Neden olmasınlar? Tiyatro ve demokrasi ilişkisinin birçok boyutuyla irdelenmesinde yarar var.


NEDİR DEMOKRASİ

Elbette, demokrasiyi, insan hakları, eşitlik, özgürlük gibi değerlerle birlikte düşünmeliyiz. Zaten bu değerler hayata geçmedikçe, demokrasiden söz etmek de güçtür. Kuramsal yanını olduğu kadar uygulamalarını da konuşmalıyız. Öyle olmazsa, demokrasi içi boş bir oyuna dönüşebilir. Bunun da çok meraklısı var. Demokrasiyi, çıkarlarına, başka amaçlara alet etmek isteyen insanlar da az değil. Kuşkusuz böyle insanlara karşı olmalıyız ama demokrasiye değil. Kötüye kullanılması demokrasiye olan inancımızı, bağlılığımızı sarsmamalı.

Ortak tema bildirisinde de vurgulandığı gibi, demokrasi denince, daha çok bir yönetim bicimi, yönetim anlayışı ve yönetim dizgesi aklımıza geliyor. Ancak yönetim sözcüğünün kendisi bile demokrasiye aykırı görünüyor. Çünkü yönetim, birilerinin başkaları üzerinde egemenlik kurması ve onlara yön vermesi anlamına gelmektedir. Tam da böyle durumlarda demokrasiye ihtiyaç duyulur. Günümüzde “yönetim” yerine “yönetişim” kavramı öne çıkmaktadır. Karşılıklı olarak birbirini yönetmek, yönetimi paylaşmak ya da birlikte yönetme olanakları yaratmaktır demokrasi, bir bakıma.

“Erk”in kullanımı sorunu karşısında başvurulan bir araçtır demokrasi. Erkin tek kişide ya da bir zümrede kalmaması, paylaşılmasıdır esas olan. Amaç bir bakıma yetkinin ve sorumluluğun paylaşılmasıdır. İç denetim mekanizmalarıyla saydamlığın yaratılması da bu yönetişimi desteklemektedir.

TİYATRODA DEMOKRASİ OLABİLİR Mİ?

Demokrasinin yönetim anlamı da önemli elbette. Tiyatronun yönetiminde demokratik sistemlerin geliştirilmesi büyük katkı sağlayacaktır. Ama yakıcı soru sanırım şudur: Tiyatroda demokrasi sanatsal kaliteyi engeller mi yoksa destekler mi?

Halkımızın ve tiyatromuzun demokrasiden uzak olduğu bir gerçek. Bu belki de ataerkil bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor. Yanı sıra, sürekli bir merkezden ve hep yukarıdan aşağıya, yönetilmemizin de bunda rolü var, kuskusuz. Yönetenler asker ya da sivil olsun, anlayış ve tutum pek değişmiyor.

İki ayrı dönemde tiyatro bölüm başkanlığı yaptım. Antidemokratik uygulamalardan çok yakındığım ve bu tür uygulamaları hep eleştirdiğim için, bölüm başkanı olunca, bölümde demokratik kurullar, kurallar oluşturmaya ve onları uygulamaya kararlıydım. Yani yönetim değil, bir çeşit yönetişim olması için çaba harcayacaktım.

Her hafta Ana Sanat Dalları (Opera ve Tiyatro) kurulları ve bölüm kuruluyla toplantı yapılmasını sağlıyor, sorunlarımızı ortak akıl ve kararla, birlikte çözmeye çalışıyordum. Ancak bir süre sonra meslektaşlarım bu toplantıları yoğun buldular. Her şeyin bir kişinin kararıyla yürümesine o kadar alışmışlardı ki onun dışına çıkmak hayli yorucu geldi. Benzer bir şeyi öğrencilerle de yaşadık. Bölüm Kurulu olarak, öğrencilerle haftalık düzenli toplantılar yapıyorduk. Onları dinliyor, sorunlarını tespit ediyor, bir sonraki toplantıya kadar onlara da uygun olacak biçimde çözümlüyorduk. Bu bir çeşit doğrudan demokrasi uygulamasıydı.

Bir süre sonra, demokratik ortamın verdiği aşırı özgüvenle, “derslerin 9.00’da başlaması çok erken, bütün dersler 11.00’de başlasın”, “o hocadan memnun değiliz, bu dersi de sevdiğimiz şu hoca versin, ötekini de” gibi istekler gelmeye başladı. Dahası sorunlar çözülünce, toplantılara da gelmemeye başladılar. Demokrasi vakit ve enerji istiyordu. Her şeyi birinin, evde babanın, okulda öğretmenin… çözmesine alıştıkları için, yine birine bırakma eğilimi içine girdiler.

Öte yandan farkında olmadan, demokrasi ile liyakatin çatıştığı bir noktaya gelmiştik. Öyle ya, yer çekim kuvvetini de halkoylamasına sunacak mıydık? Şimdi, bazı temel hak ve özgürlükler de halkoyuna sunuluyor ya. Temel ve vazgeçilmez bir insan hakkının çoğunluk tarafından ortadan kaldırılması nasıl demokrasi ile açıklanabilir ki?.. Olsa olsa bu demokrasinin yeterince öğrenilmemesi, yeterince içselleştirilmesi ya da kötüye kullanılması ile açıklanabilir.

TOPLUMUMUZU OLUŞTURAN BİREYLER YETERİNCE DEMOKRAT MI?

Bütün bunları daha iyi açıklamak için, belki daha mikro düzeydeki tutumlarımızı masaya yatırmamız gerekiyor. Küçük gruplar içindeki tutumlarımız ve eylemlerimiz, büyük resme de yansıyor çünkü. O halde büyük resmi değiştirmek için bu bireysel tutumlardan değişmeye gitmemiz gerekmiyor mu? Bireysel tutumlarımız ne kadar demokratik ki, onların belirlediği toplum demokrat bir toplum olsun? Genel olarak, tiyatroda, tiyatro okullarında, tiyatro alanındaki sivil toplum kuruluşlarında, hatta mecliste demokrasiyi yerleştirememiş olmamızın nedeni, bireysel düzeyde bu kültürü yeterince içselleştirmemiş olmamızdır. Ama öte yandan bu içselleştirmenin yolu da sanattan geçiyor, bazı bakımlardan.

Sanatla daha çok içli dişli olmuş olan bireylerin demokratik tutum geliştirmeleri daha kolay oluyor. Sanatın bunda etkisinin olması doğal. Çünkü sanatla uğraşanlar (yaparak ya da alımlayarak) başkalarının farkına varıyor. “Öteki”ni anlamayı, ona saygı duymayı öğreniyor içten içe. “Başkaları”nın da önemli olduğunu, onların da haklarının bulunduğunu, haklı olabileceklerini yalnız bilişsel düzeyde değil, duygusal düzeyde özümsüyor. Empati kültürü gelişiyor. Olaylara yalnız kendi dar penceresinden değil, başkalarının gözünden de bakıyor ve böylece ufku da açılıyor. Çok yönlü görmeye başlıyor olayları ve kişileri.

Yukarıda da belirtildiği gibi, demokrasi hep bize bir yönetim biçimi olarak öğretilmeye çalışıldı. Bir sistem (dizge) olarak gösterildi. Oysa siz sistemleri değiştirseniz de, çok demokratik sistemler kursanız da (elbette bunu da yapmak gerekiyor) onu işleten insanlar demokrasi kültürünü içselleştirmemişse antidemokratik yollara sapıveriyorlar. Bunun için, “vatan, millet, sakarya” gibi bir takım yüceltilmiş gerekçeler de bulunuyor, her zaman.

Demokrasi, yönetimin yanı sıra, hatta belki ondan da önce, demokratik tutum açısından bizi ilgilendirmeli. Nasıl mikro faşizm büyük faşizmi doğuruyorsa, mikro demokratik tutum ve davranışlar da demokratik toplumların yaratılmasına büyük katkı sağlayacaktır. O toplumların kurup geliştirdiği demokratik sistemler daha güçlü olacak ve daha iyi işleyecektir.

Evde baba tek yetki ve karar mercii ise, partide de başkanın benzer bir rolü üstlenmesi hiç şaşırtıcı gelmemeli. Bu tür toplumların totaliter rejimlere daha kolay kaydığı da bir gerçek. Burada suçu bir iki kişiye yüklemek de sorumluluktan kaçmaktır. Bu suçlama bile, demokrasi kültürünün oturmamışlığıyla açıklanabilir. Oysa, despotlar kadar, onlara izin verenler, hatta çanak tutanlardır asıl sorumlulular. Demokratik davrananları zayıf bulanlar, güce neredeyse tapanlardır.

İki kişinin olduğu her yerde, demokrasiden söz edebiliriz. O iki kişi adına kim karar veriyor? İkisi arasında nasıl bir demokratik ilişki var? Bu ilişkide neler öne çıkıyor (yaş, para, unvan, boy pos vb.), onlara bakmak gerekir.

O iki kişi arasındaki diyalogda nasıl bir dil kullanılıyor? Aralarındaki iletişim yeterince demokratik mi? Hangi sözcükler ya da fiiller kullanılıyor? Bu dil nasıl bir esneklikte oluşturuluyor? Nasıl bir söylem oluşuyor her birinin dili kullanımında? Karşı tarafı da gözetecek biçimde mi, yoksa onu dikkate almayacak, önemsemeyecek biçimde mi kullanılıyor dil? Sorular mı içeriyor, yoksa yanıtlar mı? Eğilimler mi belirtiyor yoksa kararlar mı? Ricalar üzerine mi kuruluyor yoksa buyruklar mı?..

İtiraf edip yüzleşmek gerekir: BİZ GELENEKSEL BİR TOPLUMUZ. Bilginin, demokrasinin değil, yaşın ve gücün egemen olduğu bir toplumsal yapımız var. Yaş, başlı başına bir kariyer olarak görülüyor toplumumuzda. Tesadüfen, sizden birkaç yıl önce dünyaya gelmiş biriyle eşit olmanız (haklar bakımından bile) kolay değil. Doğal olarak o yaş farkının kapanması da mümkün değil. Demokrasi bir yana, bu her iki kişiye de açıkça zarar verir. Çünkü yaşlı olanın genç olandan öğrenecek bir şeyi yoktur, genç olan bilge olsa bile. Genç olansa bu yaş egemenliği nedeniyle bilgilerini dile getirme fırsatı bulamaz. Buna cesaret etse bile ondan daha yaşlılar dinlemez kendisini. Ancak kendinden gençler için bir önem taşıyabilir, bunun için de yaşlanması gerekir. Çünkü gençler de gençleri değil, yaşlıları dinlerler, böylesi geleneksel toplumlarda.

Yaşlılara saygı duyulması gerektiği yinelenir de, gençlere de saygı duyulması gerektiğinden kimse söz etmez. Çocuklara neden saygı duyulmaz anlamam hiç. Bilginin yaşla elde edildiği dönemler çok geride kaldı. Bilgi edinmenin yolları çok değişti, çeşitlendi. Gençler, hatta çocuklar, bazı bilgileri bizden daha iyi biliyor. Neden onlara da saygı duymuyoruz? Deneyim de önemli elbette, ama başka bilgiler de önemli.

Birbirimize nasıl sesleniyoruz? Bu seslenmeler (hitaplar) yeterince demokratik mi? “Sen” mi diyoruz, yoksa “siz” mi? Her ikisi de denebilir elbette, birine karar verebilir, iletişim içindeki kişiler. Bunun için karşıdakinin izni gerekir. Yani bu tür seslenmelerde, karşılıklı, demokratik bir uzlaşım ve tutarlılık beklenir. Örtülü olarak bile, birine “sen” deyip ondan bize “siz” demesini beklememeliyiz.

Sözünü ettiğim şey, samimiyet ya da yakınlık derecesiyle ilgili bir konu değil. Elbette birbirlerini daha az tanıyan insanlar, aşamalı olarak ve karşılıklı uzlaşımla “siz”den “sen”e geçebilirler. Birbirlerine “siz” derken ne kadar demokratlarsa, “sen” derken de o kadar demokrat olacaklardır. Antidemokratik bulduğum, sizden birkaç yaş (yaş farkının daha çok olması da bu hakkı vermez) büyük birinin size ömür boyu “sen” demesi, sizin de ona hep “siz” demenizdir.

Benzer bir durum toplum içindeki “unvan”ların kullanımıyla da ilgili. Kimileri “hanım”dır, “bey”dir. Adlarının sonuna böyle bir unvan gelir. Ama bu unvanı olanlar “yaşlı”lardır genellikle. İşyerinde yüksek konumda olan kişilerdir. Cemal Süreya’nın, “yalnız aşkı vardır aşkı olanın” dizesindeki gibi, gençlerin de adlarından başka bir şeyleri yoktur. Toplum içinde “hanım”, “bey” olmaları için önce yaşlanmaları gerekir. Ölüme yaklaşıncaya kadar “çoluk çocuk”tur onlar. Yaşlanıncaya kadar bir yetki verilmez, yaşlanınca da o yetkiyi kullanacak güçleri kalmaz. Bu nedenle de genç bir nüfusa sahipken, yaşlı ve hantal bir toplum fotoğrafı veriyoruz dışarıya.

Ayrıntı gibi gelebilir bu yazdıklarım, ama toplum içindeki hiyerarşinin inşaası buralardan besleniyor. Demokrasinin kılcal damarları biraz da burada atıyor ya da atamıyor. Bu konudaki bakışımızı, tutumumuzu, davranışımızı değiştirdiğimiz zaman daha büyük resmi de değiştirmeye başlamış oluruz?

TİYATRO YÖNETİMİNDE DEMOKRASİ

Yukarıda da üzerinde durduğumuz gibi, en az iki kişinin bulunduğu her ortamda, demokrasiden söz edebiliriz. Söz edebilmeli ve aralarındaki iletişimin, ilişkinin yeterince demokratik olup olmadığını, o kişilerin de demokrat olup olmadığını sorgulayabilmeliyiz. İki kişilik birlikteliklerde bile “demokrasi”yi sorgulayabiliyorsak, birlikte yapılan bir sanat olan tiyatroda da demokrasiden söz edebiliriz ve etmeliyiz de. Tiyatroların yanı sıra okullarının, tiyatro alanındaki demokratik toplum örgütlerinin ne kadar demokratik olduğunu sürekli sormalıyız ve yanıt vermeliyiz. Bu sorgulama, bazı yanıtları da beraberinde getirecek ve bu konudaki eksikleri dile getiren eleştirilerin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Eksikliğin ortaya çıkması da onun giderilmesi yönünde önemli bir adımdır. Vahim olan hiç sorgulamamak, hatta sorgulamayı gereksiz görmektir.

TIYATRO ÜRETİMİNDE DEMOKRASİ 

Tiyatro kurumlarının demokratik olması gerektiği yönünde pek bir itiraz duyulmuyor. Varsa bile, bu yönlü itirazlar yüksek sesle dile getirilmiyor. Demokrasi hala yükselen bir değer. Ona inanmayanlar bile, bu rüzgar karşısında sessiz kalıyor. Kimi de bu rüzgarı arkasına alıyor, yaptığı yanlışları, hatta despotlukları bile onun içine gizleyerek yapıyor. Demek ki, “sahicilik”, demokrasi için de geçerli. Sahici bir demokrasi sahici demokratlarla başarılabilir, onu çıkarları için kullananlarla değil. İtirazlar daha çok, tiyatro yapıtlarının ortaya çıkıp seyirciye ulaşmasında demokrasiden söz edilince, sesli bir biçimde yapılıyor. “Tiyatroda demokrasi olmaz”, “düşüncelerini kendine sakla”, “sen yönetmen olunca o hayran olduğun düşüncelerini uygularsın”, “benim yaşıma geldiğin zaman yaparsın” deniyor. Hatta “tiyatroda demokrasi olmaz, sanat faşisttir” gibi sözler de duyulabiliyor. Bu biraz da, sanatın tekliği, biricikliğiyle ilgili bir konu. Tiyatro temsilinin tek, biricik, özgün olabilmesi için birinin imzasını atması gerekiyor. Bu imzayı atan, on dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar “yazar”dı, yirminci yüzyılda “yönetmen” olmaya başladı. Şimdi merkez biraz seyirciden yana kayıyor sanki, tüketim toplumuyla birlikte.

Tiyatro birlikte yapılan bir sanat. Birçok ögesi var. Birçok belirleyeni var. Yazar, dramaturg, sahne tasarımcısı, kostüm tasarımcısı, müzisyen, koreograf, oyuncular, teknisyenler… Hepsinin emeğini, yaratısını tek bir yaratı içinde toplayıp birleştiren yönetmen. Buna seyirciyi de eklemek gerekir. Sorun şurada ortaya çıkıyor. Yönetmen bu sahne yapıtını yalnız kendi kafasında tasarlayarak ve ötekilere bazı emirler vererek mi yapmalı, yoksa herkesi bir eşgüdüm içinde yönetip ortaya uyumlu bir yapıt mı çıkarmalı. İyi ama her kafadan bir ses çıkarsa, herkes yapıtı bir yana çekerse ne olur? Sonuç “deli kızın çeyiz bohçasına” dönmez mi? Sanatsal bir korku mu, yoksa antidemokratik bir tutum mu yatıyor bu düşüncenin altında? Belki her ikisi de. Peki her iki bakış açısı da gözetilemez mi? Yani bir yapıt demokratik bir biçimde hazırlanıp yüksek kaliteli bir halde seyirciye ulaştırılamaz mı?

Her şeyden önce tiyatro sanatçılarının, kendi uzmanlıkları doğrultusunda belirleyici oldukları, seyircileri de dikkate aldıkları ama onların ayakları altında yitip gitmedikleri bir tiyatro daha demokratiktir. İlkin iyatronun, alanda uzman olmayan, bazı yapımcıların, müdürlerin ve/veya patronların belirleyiciliğinden kurtarılmalıdır. Tiyatro sanatçıları, çalıştıkları tiyatronun çizgisine, politikasına birlikte karar verebilmelidir. Bunun sistemi kurulmalı, iç isleyiş kuralları oluşturulmalı, bu kurallar demokratik ve saydam bir biçimde işletilmelidir.

Yapım sürecinde de, yetkinlik göz önünde tutularak, demokratik tutumla davranılarak, yetkiler kullanılabilmeli, görevler demokratik bir biçimde yerine getirilebilmelidir. Başka bir deyişle, liyakat ve demokrasi bir arada olabilir, bu iki değer birbirini dışlamaz, tamamlar.

Yönetmen-yazarla demokratik bir iletişim kurabilir ve bu doğrultuda bir işbirliği gerçekleştirebilir. Bu demokrasinin olduğu kadar sanatın da gerekliliğidir. Yazar oyunu yönetmeye kalkışmayacak, yönetmen de, yazarın izni olmaksızın oyunu kesip biçmeyecek ya da beğenmediği bölümleri atıp yerine kendince bölümler yazmayacaktır. Yönetmenin, yazarı kapının dışında bırakmaya kalkışmaması, her dediğini yapmasa da, ona saygı duyması önemlidir. Benzer bir saygıyı da yazar yönetmene karşı duymalıdır. Aralarında kurulan demokratik iletişim kanalları işe yarayacak, yazar oyununu yalnız yazdıklarıyla değil yazmadıklarıyla daha iyi açıklayabilecek, gerekirse sahnelemede de önerilerde bulunabilecek ama bunda ısrarcı olmayacaktır. Israrcı, hatta buyurgan olmaması demokrasinin olduğu kadar, tiyatronun da yararınadır. Bu demokratik kanaldan yönetmen de reji tasarısını yazara açıklayabilecek, onun metni ile çelişik bir durum yaratıp yaratmayacağını konuşabilecektir. Bu, rejisini yazarın onayına sunmak anlamına gelmemelidir. Yazar da bunu böyle anlamamalıdır. Ancak, her ikisinin çalışmasının (metin ve reji) bir araya gelmesinde ortaya çıkması muhtemel kör noktalar daha iyi görülebilecek, bu noktalar ortaya çıkmadan önlenebilecek, sahneye daha iyi bir yapım çıkabilecektir. Oyun metni ile rejinin taban tabana zıt olduğu bir yapımın çıkması ise düşünülemez. Metinden bağımsız ve ona karşı bir reji tasarımı varsa yönetmenin, kendisine başka bir metin bulması gerekmez mi? Tersi tutum demokratik olmadığı gibi sanatsal da değildir. Benzer bir biçimde, yönetmenin yazarın hizmetinde olmadığı da artık anlaşılmalıdır. Yazarın metnini “mot-à-mot” sahneye koymak (bu kuramsal olarak zaten olanaklı da değildir) zorunda değildir. Kendi yorumunu getirmesi doğal olduğu kadar gereklidir de. Bu yorum metni aşabilir, ama metnin altında kalmamalı, metnin yalnız bir parçası üzerine odaklanmamalıdır. Yazarla yönetmen arısındaki demokratik iletişim, belli bir uyumu da beraberinde getirecek, bu uyum metinle reji arasındaki ilişkiye de yansıyacak, hem işbirliği demokratik ve güzel olacak, hem de sahnede oluşturulacak yapım, uyumlu ve etkili çıkacaktır.

Yönetmenin yazarla kurduğu iletişim ve ilişki biçiminin bir benzeri de çevirmenle kurulabilir. Çünkü çevirmen, bir anlamda yazarın temsilcisidir. Yazarın, çevirmenin dilindeki sözcüsüdür. Yönetmen, yazara olduğu gibi, çevirmene karşı da demokratik bir tutumla hareket etmelidir. Her şeyden önce, ister yazarın yazdığı, ister çevirmenin çevirmiş olduğu METNE karşı demokratik bir tutum içinde olmalıdır yönetmen. Metni bir birey gibi ele almalı, onu dile gelip kendini ifade etmesine olanak tanımalıdır (yani onu en genel anlamıyla “iyi okuma”lı). Metni savunmasız bırakmamalıdır. Ağzını tıkayıp kollarını bacaklarını kesmeye kalkışmamalıdır. Damarlarını kesip kangren sebebi olmamalıdır. Sığmadığı bir kaba koyup o kabın şeklini almasını beklememelidir metinden. O metni de içine alabilecek özgün bir kap (kapsayıcı bir yorum) yapmalıdır. Çevirmenin çevirdiği sahne diline dönüştürülürken ortaya çıkan sorunlar çevirmenle birlikte bir çözüme kavuşturulmalıdır. Çevirmen izni olmaksızın, metin üzerinde yapılan değişiklikler demokratik olmadığı gibi, tiyatronun yararına da değildir.

Yönetmen, dramaturgla da demokratik bir iletişim içinde olmalıdır. “Dramaturg”u Türkçeye “dramsanatbilimi uzmanı” olarak çeviriyoruz. Dramaturgi ise, dramasanatıbilimi oluyor. Güçlü, etkili bir tiyatro yapımının ortaya çıkması, bu sanata bilimsel, akılcıl olarak bakmayı da gerektiriyor. Bunun da, yapım içindeki temsilcisi dramaturg olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen, etkili, güçlü bir yapım ortaya koymak istiyorsa (ki aksi düşünülemez) o halde dramaturgla da, liyakate uygun, demokratik bir işbirliği yapmak zorunda hissetmeli kendisini. Tabii dramaturgun da mesleğinin adına uygun bir donanımda, işinin adına layık olması gerekiyor.

Yönetmen, her ne kadar, bütün öğeleri bir arada, uyumlu ve etkili kullanmakla, sonunda imzasını atmak ve yapımın bütün sorumluluğunu üstlenmekle sorumluysa da, dramaturgun da önemli bir sorumluluğu bulunduğu unutulmamalıdır. O da bir anlamda kendi imzasının arkasında durmalı, o yapım içinde yer alıyorsa, bunun hakkını vermelidir. Adı orada geçmekle birlikte orada değilmiş gibi davranmamalıdır. Dramaturg, yalnız yaptıklarından değil, yapmadıklarından da sorumludur. Bir araştırmacı olarak içeriden, bir dış göz olarak dışarıdan yapıma bakarak tutarsızlıkları keşfedebilmeli, eksikliklerin nasıl giderilebileceğini saptayıp bu konuda yönetmenin de onayını alarak çalışmalar yapabilmelidir. Dramaturg, yönetmenin bir anlamda sağ koludur, akıl yoludur. Aklı, bilimi temsil eder. Yönetmen, bilimden, bilgiden korkmamalı, egosuna yenik düşmemeli, içselleştirdiği demokratik tutumla dramaturgu dinlemeli, ondan yararlanmayı bilmelidir. Gerekirse, verdiği yanlış kararlardan, eksikli yorumlardan geri dönebilmeli, değişme ve gelişme esnekliğinde olmalıdır.

Dramaturg da, demokrasiye dayanarak, kendi yorumunu yönetmene dayatmaya kalkışmamalıdır. Yönetmenin yorumu esastır. Dramaturg, kendi yorumunu dile getirmeli, yönetmenle varsa yorum farklılıklarını demokratik bir ortamda tartışmalı ve yönetmenin yorumunu özümseyip çalışmasını bu doğrultuda gerçekleştirmelidir. Yönetmenin yorumundaki boşlukları, tutarsızlıkları görüp dile getirebilmeli, giderilmesi için dramaturjik ustalıkları geliştirmelidir.

Yönetmen, sahne tasarımcısı, kostüm tasarımcısı, ışık tasarımcısı, müzisyen ya da koreografla çalışırken de benzer bir demokratik tutum içinde olmalıdır. Bu kişilerin de sanatçı olduklarını, alanlarında uzman olduklarını, kendi çalışmalarının altına imza attıklarını unutmamalıdır.

Yönetmen, “fast-food” yemek siparişi verir gibi, isteklerde bulunmamalıdır bu sanatçılardan. Demokratik ortamlar yaratarak, demokratik iletişim kanalları kurarak konuşmalı, oyunla ilgili yorumunu paylaşmalı, onların yorumlarını dinlemeli, temel yoruma aykırı düşmeyecek yaratılarını gerçekleştirmeleri için özgür alanlar yaratmaya özen göstermelidir. Tasarımcılar da, yaratılarının ortaya çıkacak olan yapımın bir parçası olduğunu unutmamalı, kendi başına buyruk, “özerk” hatta “bağımsız cumhuriyet”ler gibi davranmamalıdır. Demokrasinin ve tiyatronun gereklerine onlar da uyabilmelidir. Despotizm gibi başıboşluk da, demokratik olmadığı gibi, sanatsal da değildir.

Demokrasi ihtiyacı en çok yönetmen-oyuncu ilişkisinde ortaya çıkıyor. 19. yüzyıla kadar, yazarın metnine dokunmamak kaydıyla, sahne üstünde oyuncunun egemenliğinden söz edebiliriz. Ancak, 19. yüzyıl sonunda, yönetmenin ortaya çıkısıyla birlikte, oyuncu ikinci plana itilir. Gordon Craig, oyuncunun, sahneyi boşaltmasından ve onun yerini, cansız bir varlığın (üstün kukla) almasından söz eder. Bir anlamda, oyuncuya bir kukla rolü verilir. Oyuncunun yaratıcılığını sıfırlamak ister. Daha sonra, Grotowski, Boal, Barba gibi tiyatro insanlarının çabaları bile oyuncuya hak ettiği konumu sağlamaya yetmez. Bu hakkaniyet, yine demokrasi ve tiyatro sanatının gerekleriyle sağlanabilir. Oyuncu, kuşkusuz bir kukla değil, bir yorumcu, yorumcu-yaratıcıdır. Ancak, yaratıcılığı yazar-yönetmen-dramaturg ve tasarımcıların (sahne, kostüm, ışık, müzik ve dans tasarımcıları) üzerinde uzlaştığı yorum doğrultusunda ve oyuncuya ayrılan alanda olmalıdır. Oyunculuğunda, “ana yorum”la çelişen, çatışan bir yoruma ve o yorum doğrultusundaki bir yaratıcılığa gitmemelidir oyuncu. Genel yorum çerçevesi içindeki küçük çerçevelerin dışına çıkamaz yorumu. Çıkmamalıdır. Yönetmen, oyuncularla kurduğu demokratik diyalogda yorumunu açıkça ortaya koyabilmeli, gelebilecek soruları yanıtlayabilmeli, boşluk bırakmamalıdır. Görevi oyuncuya buyurmak değil, onu içten ikna etmektir. Bununla birlikte, çalışma süreci boyunca, oyuncuların getirdiği önerilere açıktır. Bunlardan yorumuna uygun olanları almayı ya da ona uygun hale getirmeyi bilmelidir. Olabilir olanları ya da “olmaz”ları, nedenleriyle birlikte, açıklayabilmelidir. Oyuncuların yorum doğrultusunda, rollerine yaratmalarına olanak tanımalı, yaratıcılıklarını ortaya koymalarına destek olmalıdır. Rolü oynayarak değil, sorular sorarak, yorumu derinleştirerek beklentilerini dile getirmelidir. Süreci demokratik bir bicimde işletmeli, ama sonuçta KENDİSİ belirleyici olmalıdır. Daha başından bazı “dogma”larla hareket etmesi, ortaya çıkacak olan yapımın kalitesini olumsuz yönde etkileyecektir. Demokrasi kültürü gelişmiş olan bir yönetmenin, paniğe kapılıp oyuncularına sadece buyruklar vermesi, onları dinlememesi, demokrasi kültürüne olduğu kadar, yapıma da zarar verecektir.

Yönetmen, erk ve statü kaygısından çok sanatsal bir kaygıyla ve demokratik bir tutumla hareket etmelidir. Hem toplumsal iletişim hem de tiyatro sanatı bundan yararlanarak çıkacaktır.

TIYATRONUN PAYLAŞIMINDA DEMOKRASİ 
Demokrasinin tiyatroda kendini gösterdiği önemli bir alan da, oyun-seyirci ilişkisidir. Seyirci, tiyatroda yapımın gerçekleşmesinin iki temel tarafından biridir. Seyirci ve temsil buluştuğunda, “tiyatro olayı” gerçekleşir. Ancak seyirci yüzyıllarca göz ardı edilmiştir.

19. yüzyıl sonuna kadar, “klasik dramatik yapı” adını verdiğimiz bir yapı egemendir tiyatroda. Bu yapıyla yazılan oyunlar sorunları ve çözümleri içinde, birlikte barındırır. Seyirciye pek bir katılım payı bırakmaz. Seyirciyi telkin yoluyla ikna etmeye çalışan bu tiyatroda katılım daha çok duygusal düzeydedir. Seyirci aklını ve hayal gücünü kullanma gereği duymaz. Zaten yazarın ve yönetmenin telkini doğrultusunda güdülenir seyirci. Nihayet tiyatro yüksekte, seyirci alçaktadır. Tiyatro sanatçısı tanrıya yakındır, seyirci ise “kul”dur. “Zavallı seyirci”, o “yüce sanatçının” ne demeye çalıştığını kara kara düşünerek anlamaya çalışır. Neredeyse, “hikmetinden sual olunmaz” bir paye biçilmiştir tiyatro sanatçısına. (Kuskusuz öyle değildi başlarda, ama sonradan giderek o hale geldi).

O güne kadar, topluma egemen olan ataerkil yapının izdüşümü tiyatroya da yansımıştır. “Baba yazar”, “baba yönetmen” yalnız büyüklüğüyle değil, egemen oluşuyla da (hatta belki daha çok bu nedenle) “baba”dır.

Bu yapı her şeyden önce demokratik değildi. Tiyatroda, sinemada, Bertolt Brecht gibi yazar ve yönetmenler bu yapıyla hesaplaştılar. Seyircinin farkında olduklarını, onları önemsediklerini hem biçimsel açıdan hem de tutum olarak belli ettiler. Brecht, seyir yerini yeniden aydınlattı, seyirciyi göz hizasına yükseltti. Onları oyuncularla birlikte gözlemci yaptı olaylara. Gaipten geliyormuş gibi duyulan müziğin kaynağı olan orkestrayı gizli çukurundan çıkarttı. Gözbağcılığı bir kenara bıraktı. Olup biteni seyircinin gözleri önünde sergiledi. Her şeyi anlatmadı oyunlarında. Boşluklar bıraktı. Anlatılarla katmanlandırdı. Seyircilere sorular sordu, yanıtlarını yalnız tiyatroda vermedi. Onları düşünmeye sevk etti. Her şeyi dört dörtlük sahnede göstermedi. Seyircileri, oyuna hayal güçleriyle katılmaya yönlendirdi. Epik yapı adı verilen bu yapı kuskusuz daha demokratiktir.

Boal’in “Ezilenlerin Tiyatrosu” genel başlığıyla tiyatroya kattıkları yine bu demokrasi kültürü üzerinden yükseldi. Seyirci yalnız zihinsel olarak değil, bu kez eylemsel olarak da katılıyordu oyuna. Yanlışa “dur” diyor, kendisi sahneye çıkıyor, söz hakkını eyleyerek gösteriyordu. Sahne seyircilere açılmıştı.

Jean-Luc Godard, Lars Von Trier gibi yönetmenler, aynı kültür üzerinden yükselen, yetkin epik sinema örnekleri yarattılar.

Günümüzde, seyircilerin belirleyici olma yolundaki yükselişine tanık oluyoruz. Seyircilerin örgütlenmesi (bizde de, Direklerarası Tiyatro Seyircileri Derneği kuruldu), tiyatronun gelişimindeki belirleyicilerden biri olmaya başlaması çok sevindiricidir. Bu hem demokrasinin hem de tiyatronun bir gereğidir. Yakında repertuvar kurullarına temsilci gönderme yönünde seslerini yükseltmeleri şaşırtıcı olmayacaktır.

Ancak, tiyatro seyircisi “tüketici” değildir. Sadece “tüketici” hakları bakımından değerlendirilmemelidir. Tiyatro seyircisi, kaliteli tiyatroyu talep eden, tiyatroya sahip çıkan, estetik beğenisi gelişmiş, demokrasi kültürü oluşmuş bilinçli bir kitledir. Tiyatro ile seyirci arasında kurulacak olan demokratik iletişim kanalları seyirciye olduğu kadar tiyatroya da çok şey katacaktır.

SONUÇ

Tiyatroda demokrasi, demokratik tiyatro ortamlarında, demokrat tiyatro insanlarıyla mümkündür ancak. Elbette parasal güç de demokrasinin önünde önemli bir engeldir. Bununla birlikte, tiyatro düdüğü, para verenin para miktarına göre çalmamalıdır. Tiyatro sanatçıları, paranın ya da mülkiyetin yasalarına göre değil, insan onurunun, özgür yaratıcılığın, çağdaş değerlerin (eşitlik, adalet, insan hakları gibi) yasalarına göre tiyatro yapmayı öğrenmeli, bunda ayak diremelidir. Böylece, tiyatro bireyleri değiştirebilir, bireyler de, sistemleri değişime zorlayabilir. Yasalar, insandan yana değişebilir. Evet, belki tiyatro devrim yapamaz ama kendinde yapacağı sürekli devrimlerle daha etkili hale gelebilir. Uzun zamana yayılan damlacıkların birikimiyle insanlığın evrilmesine yardımcı olabilir. Uygarlığın daha iyi bir düzeye gelmesine katkıda bulunabilir.

Görüldüğü gibi, her bakımdan, tiyatro demokrasiye uzak durmamalı, demokrasi kültürünü içselleştirmeli, özümsenmesini de görev edinmelidir. İşe kendinden başlamalıdır. Demokratikleşmesi tiyatronun kendi gelişimine, tiyatronun gelişimi ise toplumun gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır. Tiyatro, kurumsal yapısıyla, repertuvarıyla, sanatsal yaratım süreciyle daha demokratik olma arayışına bir an önce yönelmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir